Başbakan Ahmet Davutoğlu, yüz yıllık hesaplaşmayla karşı karşıya olduğumuzu söyledi. Biz buna ‘Son İstiklâl Savaşı’ diyoruz. Bu ifadeyi abartılı bulanlar olacaktır, oluyor, olsun. Resmi tarihimiz içinde yahut günlük hayatımızda, hep galibiyetleri kutluyoruz, anıyoruz. Bu kutlamalara elbette itirazımız olamaz. Coşku ve özgüven iyidir. Zafer kutlamalarına bakılırsa, hiç toprak kaybetmedik. Üç kıtada hüküm sürmeye devam ediyoruz. Galibiyetleri en güzel şekilde hatırlayalım, hatırlatalım. Fakat mağlubiyetleri de daima aklımızda tutarak, tartışarak, nedenlerini araştırarak. Sözgelimi Balkan Harbi’yle ilgili neredeyse tek ciddi kitap bir Ermeni’ye aittir: Aram Andonyan. Balkan Savaşları yaşanan sancılı bir sürecin sonucuydu. Asıl o süreci, yani savaşın evveliyatını bilmemiz, ölçü almamız gerekiyor. Savaşta iyi dövüşemedik ve yenildik. Öncesinde ise neler, ne gibi gelişmeler oldu? Ahmet Davutoğlu, “etnik yapımızla oynayanların oyunlarını başlarına yıkarız” diye açıklama yaptı. Balkan faciasının özünde, işte bu etnik yapıyla oynanma işi vardır. Yüz yıl sonra, aynı sıkıntıyla karşı karşıyayız. Perde arkasındaki aktörler dahi değişmiş değil. İlginç olan şu: Balkan halklarına haklar ve tavizler verildikçe, dağdaki çetelerin ve cinayetlerin sayısı arttı. Terör estirdiler, köyleri basıp nice masuma kıydılar. Osmanlı Devleti, atmak istediği her adımın öncesinde aynı soruyla / korkuyla karşılaştı: ‘Batı ne der?’ Oysa batının ne dediği başından beri belliydi: Türklerin Avrupa’dan atılması. Sonrasında ise Anadolu’da kendi başlarına bırakılmaması. Daima rahatsız edilmesi. Bakınız: Sevr Antlaşması ve işgal edilen şehirlerimiz. ‘Batı ne der’ diye diye, birkaç ay içinde, Rumeli’de 33 şehrimizi ve 158 ilçemizi kaybettik. (Yılmaz Öztuna’nın rakamlarıyla.) Bugüne gelirsek. Sorumuz ve korkumuz maalesef devam ediyor:Amerika ne der? Avrupa Birliği bu işe nasıl bakar? Almanya’yı kızdırır mıyız? Rusya’yı karşımıza almayalım. *** Evet, yüz yıl öncesini ve sonrasını konuşuyoruz. Yüz yıl önce, batı ve doğu sınırlarımıza ortodoks duvarı örmüşlerdi. Nihayetinde, Balkan Müslümanları ve Asya Türkleriyle irtibatımız kopmuş veya zayıflamıştı. (Yunanistan, Bulgaristan, Sovyetler Birliği. Sonrasında Gürcistan ve Ermenistan.) Güneyde ise İngiliz idaresindeki Irak, Fransız yönetimindeki Suriye. Böylece kuşatma tamamlanmış, Türk milleti Anadolu’ya

hapsedilmişti. Onlarca yıl Balkanlardaki Müslümanlardan ve Asya’daki Türklerden habersiz yaşadık. Arap dünyasında ne oluyor, bilemedik. Her ne kadar Lozan Antlaşması’nın sonuçlarına itiraz etsek de, İsmet İnönü’ye ait olduğu söylenen şu ifadeyi yabana atmıyoruz: Lozan’da bir yüz sene kazandık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, işte bu kuşatmayı kaldırmak için ciddi hamleler yaptı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın öncülük ettiği D-8 girişimi de buna dâhildir. TİKA’nın çabalarına, Yunus Emre Enstitüsü’nün çalışmalarına, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’na, yardım kuruluşlarımızın fedakârlıklarına hep bu gözle baktım. ‘Komşularla sıfır sorun’ söylemine de. Gördüğüm, anladığım şu: Türkiye kuşatmayı tam kırmak üzereyken, yeni bir kuşatmayla / durumla karşılaştı. İçerden ve dışardan. Yaşananlara ‘Son İstiklâl Savaşı’ denilmesinin bir nedeni de bu. Değişik bir düşman bu: Devletler, şirketler, terör örgütleri, yabancı servisler ve yerli işbirlikçiler karması. *** Dünyada böyle kaç ülke daha vardır? Vilayetlerimizin neredeyse yarısı, düşman işgalinden kurtuluşunu kutluyor. Böyle bir cenderenin / cehennemin içinden çıktık. Şimdi şehirlerimizi değil; zihinlerimizi, kalplerimizi işgal ediyorlar. Bu işgale maruz kalanlar da şehirlerimizde terör estiriyor. Dostluğun başı, düşmanlığın sonu yoktur. Hiçbir İslâmî ve İnsanî ölçüsü olmayan görülmemiş bir kötülükle karşı karşıyayız. Otobüsler, iş makineleri, itfaiye araçları, ambulanslar, okul ve kütüphaneler, ekmek kapısı olan dükkânlar ateşe veriliyor, köprüler havaya uçuruluyor. İnsanlar insafsızca katlediliyor: Uyurken, çocuklarıyla beraber sofrada yemek yerken, sivil kıyafetleriyle çarşı iznine çıkmışken, yardıma koşarken, eşiyle birlikte alış veriş yaparken, ailesiyle bir yerden bir yere giderken, camiden dönerken, kurban eti dağıtırken… ‘Allah düşmanın bile mert olanını versin’ duası boşuna değilmiş demek. Sadece sözün değil, duygunun da bittiği yerdeyiz. Bütün bu cinayetleri işleyenler, kendilerine dokunulduğu zaman, şu açıklamayı yapabiliyorlar: ‘Artık ateşkesin bir anlamı kalmamıştır.’ Evimiz ile Gazi Mahallesi arasında bir durak mesafe var. Günlerdir üstümüzde polis helikopteri uçuyor. Gece ve gündüz, hiç ara vermeden. Sürekli dua ediyoruz: Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin. Tam da burada, yeri ve zamanı gelmişken, bir ilave yapalım: Çanakkale zaferinin yüzüncü yılını kutladık. Dünyanın en vahşi ordusunu bize ‘centilmen’ diye takdim etmişlerdi. Yayınlar arttıkça işin rengi değişti. Centilmen gitti, canavar geldi. 7 Haziran seçimlerinin öncesinde ve sonrasında, aynı propagandayı terör örgütü için de yaptılar. Kardeşlik diyen, barıştan yana olan, karıncayı ‘bile’ incitmeyen ‘çevreci’ bir kuruluş. Şunu diyelim: Sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış. Gerisini biliyoruz, malum.

*** Bazı insanlar ve bazı beldeler semboldür. Millî hafızada derin karşılıkları vardır. Milletimiz için Malazgirt, Çaldıran, Ahlat öyledir. En büyük Selçuklu mezarlığı Ahlat ilçemizdedir. Çaldıran’da Türkler, “Acem olmayacağız” demiştir. (Yahya Kemal’den ilhamla.) Malazgirt, Türkler ile Kürtlerin kâfire karşı durduğu ilk yerdir. Başlangıç orasıdır. Gittim ve savaşın yapıldığı yeri gördüm. O mübarek havayı, o aziz ruhu hissettim. Malazgirt’te Türk askerine kurşun sıkmak, işte o aziz ruha, duyguya kastetmektir. Kâfiri bırakıp Türk’e saldırmaktır. Duamız, dileğimiz şu olsun: Muş’un düşman işgalinden kurtuluş tarihi 30 Nisan 1917. İnşallah, katillerden kurtuluşunu da görürüz. Artık bitirelim: İstiklal Harbi’nden yeni çıkılmış. Bir Türk köylüsü, Hamdullah Suphi Tanrıöver’e şu tembihte bulunur: “Elde bir Anadolu kaldı, sıkı tutun, bu sondur.” Derdimizi ve davamızı, bundan daha güzel ne anlatabilir?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir