‘Biz yasımızı tutamamış bir milletiz.’ Böyle söylenir. Çünkü her şey birbiri ardına gelmiştir. Ancak nefes almaya, azıcık soluklanmaya zaman kalmıştır. Osmanlı-Rus Harbi’yle başlayan ve Kurtuluş Savaşı’yla biten o yorucu, yıkıcı mücadele. Ölüm kalımla geçen kırk beş uzun yıl. Bir çocuğun, gencin nice acıya ve ağır kayba şahitlik ederek büyümesi. Üç kıtaya ve sayısız beldeye dağılmış bir milletin eriye eriye Anadolu’ya çekilmesi yahut sığınması. İnanılmaz askeri ve sivil kayıplar. Hâlâ hesaplanamıyor, hatta tahmin bile edilemiyor. Yahya Kemal, Mütareke’yi anlattığı 1918 başlıklı şiirinde, “Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan / Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan / Bizim diyâr olarak kaldı tâ kıyâmete dek” der. (Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, sayfa 44.) Biraz açalım: 1910 yılında ölen biri, Selânik, Manastır, Üsküp gibi nice Balkan şehrini bizim bilerek hayata veda etti. 1915’te şehit düşen bir asker, Kudüs, Halep, Musul, Mekke ve Medine’yi Türk toprağı bilerek gözlerini kapadı. Bugün bizim Diyarbakır, Hakkâri, Van ve Şırnak’ı vatan toprağı bilmemiz gibi. Peki yarın? Kabul edelim veya etmeyelim, işte böyle bir süreç yaşıyoruz. Yanı sıra, otuz yıldır sayısız acıya ve acımasızlığa şahitlik eden, öfkeyle büyüyen nesiller. Geçen gün, derinlikli, basiret sahibi, meseleye hâkim bir büyüğümüzle sohbet etme imkânım oldu. Kendisinin devlet katında mühim bir vazifesi var. “Bu sefer başka” dedi. “Türkiye, en az yirmi yıl sürecek bir dönemin içine girdi.” Doğrusu, ben de böyle düşünüyorum. Bir buçuk ay kadar önce, Örgütlü Kötülük başlığı altında şu cümleyi kurmuştum: ‘Tanımlanması zor bir döneme girmiş bulunuyoruz.’ Feridüddin Attar şöyle diyor: “İnsanı düşkünlüğe uğratan dört şeydir: Çok düşman, hesapsız borç, sayısız iş, kalabalık aile.” ‘Çok düşman’ bahsini oradan alıp buraya koyalım. *** Evet, yasımızı tutamamak. “Dinimizde yas kültürü yoktur” diye itiraz edecek olanlara, ‘acımızı yaşayamamak’ diyelim. Öyle kayıplar veriyoruz ki, henüz birine üzülmeye başlamadan diğeri geliyor. İsimler ve simalar birbiri ardına silinip gidiyor. Daha birkaç gün önce Silopi’de katledilip köprü altına atılan baba-oğul. İsimleri neydi? Şehit edilen dört askeri toprağa vermeden, yeni bir kara haber: Siirt’te sekiz şehit. Üstelik, millî iradeye hasımlık eden bazı gazeteler, haberi, askerlerimizin fotoğrafıyla birlikte veriyor. İşin / günün sonunda, kayıplar, birer rakama dönüşüyor. Otuz yılda şu kadar güvenlik görevlisi şehit oldu, bu kadar sivil teröre kurban gitti.

Yasin Börü, Aytaç Baran, Ceylan Önkol, Baran Çağlı, Fırat Simpil, Yunus Koca, son olarak Abdullah Biroğul. “6.500 sivil kayıp” ifadesindeki yerlerini, birer sayı olarak aldılar. Bu, hakikaten böyle mi peki? Kırk yıl önce erkek kardeşimi kaybettim. Dört yaşındaydı. Adı İsmail. Annemle son konuşmamızda, ağlayarak, şunu söyledi: “Gözümün önünden bir an olsun gitmedi.” İşte bu dokunaklı ölümleri, kullanışlı birer malzeme gibi görenlerin sayısı hiç de az değil. Ölümler üzerinden birbirimizi dövüyor, yoruyor, yaralıyoruz. Kaba kaçacak ama kaçsın: O kana bulanmış, parçalanmış bedenleri, birer sopa olarak, silah olarak kullanıyoruz. Nerede duruyorsak, oradan. Nasıl bakıyorsak, öyle. Bu tutum, ayrılığı pekiştirmekten, öfkeyi derinleştirmekten başka bir işe yarıyor mu? Acıyı omuzlamak adına; yaralı anne ve babaya, kanatları kırılmış hanımlara, geride kalan çocuklara bir faydamız dokunuyor mu? Önceliğimiz, maalesef, karşılıklı olarak birbirimizi suçlamak, karalamak oldu. *** Konuşurken ve yazarken kullandığımız dil, tercih ettiğimiz kelimeler, kimliğimizi de ortaya çıkarır. Ahlak ve etik gibi. İnsan, nihayetinde, dilinde gizlidir, gizlenir. Söz, insanın tutma yeridir. Öyle ya, insanı başka neresinden tutacağız? Haberleri yaparken, yazılarımızı yazarken seçtiğimiz kelimeler, o kelimelerin oluşturduğu cümleler, evvela, kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu gözler önüne serer. Hayır, niyet okumaktan bahsetmiyorum. O ayrı. İki polisimiz, terör örgütü mensupları tarafından, uykusunda şehit edilmişti. ‘Kahpe saldırı’ başlığının bile hafif kaldığı bir cinayet. İnsan ve onur kavramlarının birbirlerinden en uzağa düştükleri bir kötülük. Topraklarımız içinde yayın yapan ve laik kesime seslenen bir gazete, bu haberi şöyle vermişti: “PKK iki genç polisi evinde infaz etti.” Sanki örgüt içi hesaplaşma yaşanmış. Yani ortada ciddi bir sorun yok. İşte, hizmet diyerek yola çıkan ve milleti hezimete sürüklemek noktasına gelenlerin Fırat Simpil haberi: “Baraj yolunda meydana gelen patlamada bir çocuk öldü.” Haberi okuyunca anlıyoruz ki, o bomba, Birinci Dünya Savaşı yıllarından kalmış. Terörle, örgütle bir ilgisi bulunmuyor. Pirincin içindeki beyaz taşlara hitap eden bir gazetenin Yunus Koca haberi, bize şunu söylüyor: ‘Rahmetli, devletin güvenlik güçlerinden tehdit alıyormuş.’ O halde, bu cinayeti, terör örgütü değil, devletin derin yapılarından biri işlemiştir. ‘Patlayıcı erken patladı’ diyen de bunlar. Bu üç haberi niye verdik? Tüfekle, bombayla veya kalemle, klavyeyle. Aslında saldırı insanımızdan ziyade, milletin ve memleketin aziz ruhuna. Bizi birbirimize kenetleyen inanca, itimada. Dine, diyanete, dirayete. Kimi dağlardan saldırıyor, kimi lüks bir hayatın içinden, kimi de kötülüğün amiral gemisinden. Bu kadar farklı kesimi aynı siperde ve tetikte buluşturan şey, sadece bir kişiye olan düşmanlık değil. İstiyorlar ki, millet yeniden uyanmasın, memleket tekrar ayağa kalkmasın. Dikkat ederseniz, sistemli bir şekilde, zalimi mazlum, mazlumu zalim göstererek, itimat duygusunu zedeliyor, önyargıları sürekli keskinleştiriyorlar. Hakikati perdeleyip yalanı öne çıkarmaya çalışıyorlar. Tam da burada, yine Attar’ın bir sözünü paylaşalım. Allah’ın izniyle diyerek: “Olmayacak bir şeyi isteyen gece gündüz şaşkınlığa uğrar.”

Bu da siyasilerimiz için olsun: “İşinde tedbirli davranmayanın gönlüne ağırlık çöker.” Diyelim ki, o gönül, aynı zamanda ülkemizdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir